kutuyu kapattı


Torunum Can, henüz dokuz yaşında hayatın en ağır yüküyle omuz omuza vermek zorunda kalmış bir çocuk. İki yıl önce, Hacettepe Onkoloji servisinde aylar süren o amansız savaşın ardından, oğlum Ahmet’in ilk eşi olan Elif’i kaybettik. Elif, bu dünyada görebileceğiniz en melek insanlardan biriydi. Onun vefatı sadece bir aileyi parçalamadı, Can’ın o cıvıl cıvıl dünyasını kapkaranlık bir zindana çevirdi.
O cıvıl cıvıl, yerinde duramayan çocuk gitti; yerine sessizliğe gömülen, gözlerini boşluktan ayırmayan bir yabancı geldi. Can artık hiçbir şey istemiyor, parka gitmek için direnmiyordu.
Elinde kalan tek bir sığınak vardı: Annesi Elif’in sağlığında ilmek ilmek ördüğü o pastel renkli hırkalar. O hırkaların üstüne sinmiş o hafif anne kokusu, Can’ın bu dünyadaki tek tesellisiydi. Geceleri o hırkalara sarılmadan gözüne uyku girmiyordu.
Derken zaman acımasızca aktı ve oğlum Ahmet, Cansu adında bir kadınla evlendi. Cansu, Ankara’nın lüks kafelerinden çıkmayan, hayatı markalar ve statü üzerine kurulu, empati yoksunu bir kadındı. Eve adım attığı ilk günden beri Elif’e dair ne varsa yok etmek istedi. Ona göre o el örgüsü hırkalar evi ‘köylü evi’ gibi gösteriyordu.
Her fırsatta o hırkaları çöpe atması gerektiğini söylüyordu. Ahmet ise kör kütük aşıktı ve sürekli onu haklı çıkarmaya çalışıyordu. ‘Anne idare et, Cansu çocuk psikolojisinden anlamıyor, zamanla alışacak,’ diyordu.
Biz de tatsızlık çıkmasın diye sustuk. Ta ki Ramazan Bayramı yaklaşana kadar. Bir sabah Can, yatağımın ucuna geldi. Elinde kendi çabalarıyla ördüğü, ilmekleri tam tutmamış, yamuk kulaklı küçük bir örgü tavşan vardı.
‘Bunu lösemili çocuklar için ördüm babaanne,’ dedi başı önde. ‘Hastanede annemi beklerken o odalarda yatan saçsız çocukları görmüştüm. Bayramda kimsesiz kalmasınlar diye.’ Haberin devamını okumak için sonraki sayfaya geçiniz…