kutuyu kapattı


Yüreğime bir kor düştü o an. ‘Neden tavşan peki aslanım?’ dedim yaşlı gözlerle.
Dudaklarının kenarında iki yıldır görmediğim o ince tebessüm belirdi.
‘Annem beni uyuturken hep beyaz tavşanım diye severdi beni…’
O cümleden sonra evde her şey durdu. Can, haftalar boyunca odasına kapandı. Elif’in o çok sevdiği hırkalarını makasla dikkatlice kesiyor, yünlerini ayırıyor ve onlardan tavşanlar örüyordu. Toplam 100 tane küçük tavşan.
Her biri yamuk yumuktu ama her birinin içinde dünyalara bedel bir saf sevgi vardı. Üstelik hepsinin boynuna kendi el yazısıyla küçük notlar asmıştı: ‘Sen çok güçlüsün.’, ‘Acıların geçecek.’, ‘Asla pes etme.’
İki koca yılın ardından, torunumun gözlerinde ilk defa o yaşama sevincini, o gururu gördüm. Ta ki Cansu, yeni aldığı 3 milyon liralık cipinden inip eve gelene kadar. Kapıdan girer girmez salonun ortasındaki kutuları gördü.
‘Bu paçavralar da ne?’ diye bağırdı, yüzünde tiksinti dolu bir ifadeyle.
‘Can onları hastanedeki kanser hastası çocuklar için hazırladı,’ diyerek araya girdim.
Cansu tavşanlardan birini eline aldı, sanki zehirli bir böcek tutuyormuş gibi iğrenerek baktı ve acımasızca güldü. ‘Bu mu? Bunlar resmen mikrop yuvası çöp. Çaput ambarına çevirdiniz evimi!’
Daha ben ne yapıyorsun diyemeden, kutuları sürükleyerek dışarı çıkardı ve sitenin dev çöp konteynerine hiç acımadan fırlattı. Can arkasından koştu ama yetişemedi. O küçücük çocuk çöpün başında durdu, bedeni titreyerek, hiç ses çıkarmadan, sadece omuzları sarsılarak ağlamaya başladı.
Tam o saniyede Ahmet’in arabası köşeden döndü. Oğlum arabadan indiğinde Cansu’yu çöpün başında, Can’ı ise ağlarken gördü.
Ahmet’e baktım. İçimden yalvardım, ‘Ne olur bu kez oğluna sahip çık’ diye. Ama Ahmet tek kelime etmedi. Sessizce onlara baktı. İçimden bir parça daha koptu; yine karısını haklı bulacak diye düşündüm.
Sonra Ahmet hiç beklenmedik bir sakinlikle,
‘Siz burada bekleyin. Bir dakika sadece,’ dedi ve hızla eve yöneldi.
Can yerinden kımıldayamıyordu. Cansu ise tırnaklarına bakarak umursamazca bekliyordu. Bir dakika sonra Ahmet kapıda belirdi. Elinde dikkatle tuttuğu SADECE TEK BİR ŞEY vardı. Beyaz, buruşuk bir hastane raporu.
Cansu o kağıdı gördüğü an alaycı tavrı bıçak gibi kesildi. Gözleri fal taşı gibi açıldı, yüzündeki bütün kan çekildi.
‘Hayır… bekle…’ diye fısıldadı boğuk bir sesle.
Bacakları titreyerek geriye doğru bir adım attı.
‘… Hayır… o sende olmamalıydı.’
Ahmet’in elindeki kağıt, Cansu’nun sakladığı gerçek sağlık raporuydu. Cansu, Ahmet’i evliliğe ikna edebilmek için ‘Hamileyim’ yalanını uydurmuş, evlendikten birkaç ay sonra da ‘Bebeği düşürdüm’ diyerek büyük bir drama yaratmıştı.
Oysa Ahmet’in az önce Cansu’nun gizli çantasının astarında bulduğu o orijinal hastane raporu, Cansu’nun yıllar önce geçirdiği bir operasyon yüzünden biyolojik olarak asla hamile kalamayacağını kanıtlıyordu. Bütün o gözyaşları, evliliğe giden o yalan, her şey bu raporda gün yüzüne çıkmıştı.
Ahmet’in sesi buz gibiydi: ‘Senin kalbin çürümüş. Evlat ne demek bilmeyen, küçücük bir çocuğun emeğine çöp diyen bir yalancısın. Bu evden, hayatımızdan derhal defoluyorsun!’
Cansu tek kelime edemeden, arkasına bakmadan o evden gitmek zorunda kaldı. O gün Ahmet, takım elbisesine hiç aldırmadan çöp konteynerine girdi.
Can’ın ördüğü 100 tavşanı gözyaşları içinde tek tek o pisliğin içinden çıkardı. Kutular kirlenmişti ama tavşanlar sağlamdı. O hafta sonu, baba oğul el ele verip Hacettepe’nin yolunu tuttular. Can’ın o küçük yamuk tavşanları, hasta çocukların yataklarını süslerken, bizim evimize de aylar sonra ilk kez gerçek bir huzur gelmişti.