Arabamı sattım


Ben Kerem. Otuz iki yaşındaydım ve hayatımın merkezine koyduğum kadınla, eşim Aylin ile mutlu bir yuvamız olduğuna inanıyordum. Ta ki evliliğimizin dördüncü yılında o korkunç teşhis konulana kadar: Üçüncü evre lenfoma.
Doktor o kelimeyi ağzından çıkardığında Aylin’in dünyası başına yıkılmıştı. Orada, o soğuk muayenehanede ellerini sımsıkı tuttum ve gözlerinin içine bakarak, “Bunu birlikte yeneceğiz,” dedim. Sadece bir cümle değildi bu; o günden sonraki iki yılımın, bütün varlığımın, kanımın, terimin ve gözyaşımın özetiydi.
Aylin’in tedavisi özel ve inanılmaz derecede pahalı bir süreç gerektiriyordu. Devletin karşılamadığı o akılalmaz yurt dışı ilaçları, bitmek bilmeyen kemoterapi seansları, özel oda masrafları… Hepsini karşılayabilmek için önce arabamı sattım. Sonra bankadan çekebildiğim en yüksek limitli kredileri çektim. Gündüzleri kendi işimde çalışıyor, geceleri ise ek gelir olsun diye bir lojistik firmasında veri girişi yapıyordum. Günde sadece üç saat uyuyordum; o da çoğu zaman hastane koridorlarındaki o sert, mavi plastik bankların üzerinde, boynum tutularak oluyordu.
Aylin’in saçları döküldüğünde onunla birlikte saçlarımı kazıttım. Geceleri ağrıdan uyuyamadığında saatlerce sırtını ovaladım. Kusmaktan midesi kanadığında leğeni tutan, onu banyoda kendi elleriyle yıkayan, ona bebek gibi bakan bendim. O süreçte ben de tükendim. Gözlerimin altı çöktü, yirmi kilo verdim ama umurumda değildi. Karım hayatta kalıyordu ya, her şeye değerdi.
İki yılın sonunda o mucizevi haberi aldık. Kanser tamamen temizlenmişti! Aylin remisyona girmiş, savaşı kazanmıştık. Doktorun odasından çıkıp hastanenin muhasebesine yöneldim. Kalan son yüklü miktardaki tedavi masrafını, babamdan kalan o küçücük zeytinliği de apar topar satarak elde ettiğim parayla tek kuruşuna kadar kapattım. Vezneden o “Borcu Yoktur” kağıdını aldığımda, omuzlarımdan tonlarca yük kalkmış gibiydi. Artık borcumuz yoktu, hastalığımız yoktu. Yeni hayatımız başlıyordu…. Haberin devamını okumak için sonraki sayfaya geçiniz…