Arabamı sattım

Eve döndüğümde elimde Aylin’in en sevdiği çiçekler vardı. Kapıyı heyecanla açtım. Ama beni karşılayan şey sıcak bir kucaklaşma değil, salonun ortasında duran iki büyük valiz ve masanın üzerindeki o sarı zarftı.
Aylin şık bir elbise giymiş, hafif makyaj yapmıştı. Aylardır görmediğim kadar canlı görünüyordu. Çiçekleri masaya bırakıp, “Bu valizler ne? Bir yere mi gidiyoruz?” diye sordum gülümseyerek.
“Hayır Kerem,” dedi buz gibi, o güne kadar hiç duymadığım kadar yabancı bir sesle. “Ben gidiyorum.”
Masadaki sarı zarfı bana doğru itti. Boşanma dilekçesiydi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Nefesim kesildi. “Aylin… Ne diyorsun sen? Daha bugün bitti her şey. Kurtulduk, borcu kapattım, iyileştin…”
“İyileştim, evet,” diyerek sözümü kesti. Gözlerimin içine bakarken zerre kadar minnet ya da sevgi yoktu. “Ama sen bana sürekli hastalığımı, o karanlık günleri, ölümü ve hastane kokusunu hatırlatıyorsun. Sana baktığımda sadece acıyı görüyorum Kerem. Ben hayatta kaldım ve artık gerçekten ‘yaşamak’ istiyorum. Benimle omuz omuza ağlayan biriyle değil, bana hayatın renklerini sunacak biriyle olmak istiyorum.”
“Hayatın renkleri” dediği şeyin ne olduğunu öğrenmem uzun sürmedi. O günlerde Aylin’in psikolojik destek alması için büyük fedakarlıklarla parasını ödediğim o lüks rehabilitasyon grubunda biriyle tanışmıştı. Adı Hakan’dı. Altında son model bir Porsche olan, her hafta sonu farklı bir tatil beldesinden fotoğraf paylaşan, dışarıdan bakıldığında “kusursuz” ve zengin bir iş adamıydı. Karım, ölüm döşeğindeyken altını temizleyen kocasını, iyileştiği gün o ışıltılı hayat için çöpe atmıştı.
Gururum paramparça olmuştu ama ona yalvarmadım. Evden çıkıp gitmesine, boşanma protokolünü tek celsede imzalamasına izin verdim. Kalan tek mal varlığımız olan evdeki eşyaları bile aldı. Ben ise, onun hayatını kurtarmak için çektiğim dağ gibi banka kredileriyle, dımdızlak ve yapayalnız bir şekilde ortada kaldım.
İlk aylar benim için cehennem gibiydi. Hem borç ödüyor hem de bu ihanetin acısıyla başa çıkmaya çalışıyordum. Ama pes etmedim. Hastane köşelerinde sabahladığım o gecelerde, uyanık kalmak için laptobumda geliştirdiğim küçük bir lojistik yazılımı vardı. Boşandıktan sonra tüm öfkemi, acımı ve vaktimi o yazılımı tamamlamaya adadım. Altı ay sonra, o küçük yazılımı ülkenin en büyük kargo şirketlerinden birine sundum. Sistem o kadar büyük bir açığı kapatıyordu ki, bana şirketin teknoloji ortaklığını ve milyonlarca liralık bir telif sözleşmesini teklif ettiler. Hayatım bir gecede değişti. Tüm borçlarımı kapattım, kendime yeni, temiz ve muazzam bir hayat kurdum.
Aylin’in “ışıltılı” hayatı ise tam bir trajediye dönüşmüştü.
İlahi adaletin zamanlaması kusursuzdur. Benim yükselişe geçtiğim o aylarda, Aylin’in peşinden gittiği o lüks Porsche sahibi Hakan’ın aslında profesyonel bir dolandırıcı olduğu ortaya çıktı. Hakan, özellikle travma atlatmış, boşluktaki kadınları hedef alan, bindiği arabalar kiralık, anlattığı her şey yalan olan bir sahtekârdı. Aylin’in benden kopardığı o azıcık birikimi, bankadan Aylin’in adına çektirdiği devasa kredileri alıp yurt dışına kaçmıştı.
Aylin arkasında dağ gibi bir borçla, beş parasız ve üstelik yeni kredi çektiği için bankaların haciz kıskacında yapayalnız kalmıştı.
Geçen hafta, yeni şirketimin bulunduğu o lüks plazadan çıkıp arabama doğru yürürken onu gördüm. Kapıda beni bekliyordu. Saçları bakımsız, otoparkın soğuğunda titreyen, gözleri ağlamaktan şişmiş bir halde karşıma dikildi.
“Kerem…” dedi titreyen bir sesle. “Çok büyük bir hata yaptım. Mahvoldum. Kalacak bir yerim bile yok, bankalar peşimde. Lütfen… Sen hep beni korurdun. Bir zamanlar beni ne kadar sevdiğini hatırla. Lütfen bana yardım et.”
Ona baktım. Bir zamanlar uğruna ölebileceğim, saçının teli için dünyayı yakacağım o kadına… İçimde ne bir öfke, ne bir intikam hırsı, ne de ufacık bir merhamet kırıntısı vardı. Sadece derin, mutlak bir boşluk hissediyordum.
Gülümsedim. Çok sakin ve net bir sesle konuştum:
“Benim koruduğum, sevdiğim ve uğruna her şeyimi feda ettiğim o kadın kanser hastasıydı Aylin. Ve ben onu o hastaneden sağ salim çıkardım, borcumu ödedim. Karşımda duran kadın ise benim için sadece bir yabancı.”
Gözlerinden yaşlar boşalırken, arabama bindim. Camı yavaşça indirdim ve son sözümü söyledim:
“Sana hastane kokusunu hatırlattığım için üzgünüm. Umarım yeni hayatının renkleri sana iyi gelmiştir.”
Gaza bastım ve onu o soğuk otoparkta, kendi elleriyle kazdığı o karanlık kuyunun dibinde, kendi ihanetiyle baş başa bırakarak uzaklaştım. Hayatın bana hazırladığı en büyük sürpriz zenginlik değildi; en büyük sürpriz, beni zehirleyen o hastalıklı sevgiden kurtarıp, bana gerçek özgürlüğümü geri vermesiydi.