doğum lekesi


Çantasından titreyen elleriyle sararmış, kenarları yıpranmış bir dosya çıkardı. “Adım Melek,” dedi yutkunarak, sesindeki o titreme bütün odayı doldurmuştu. “Seni benden aldıklarında henüz üç günlüktün. Bana… bana senin hastanede kaptığın bir enfeksiyon yüzünden öldüğünü söylediler.” O an odanın duvarları üzerime doğru kapanmaya başladı. Başım şiddetle dönüyor, kulaklarımda ince bir çınlama yankılanıyordu. Bugüne kadar bildiğim her şey, beni el üstünde tutan annem, bizi birkaç yıl önce terk eden koruyucu babam, albümlere sığmayan mutlu çocukluğum… Hepsi koca, kirli bir yalanın üzerine mi inşa edilmişti? “Nasıl buldun beni?” diye sorabildim zorlukla. Gözlerimi ondan alamıyordum; yüz hatlarımızdaki o ince benzerlik, inkar duvarlarımı birer birer yıkıyordu. “Geçen ay… Sosyal medyada bir sokak hayvanları yardım kampanyası için çektiğin o videoyu gördüm,” dedi derin bir nefes alarak. “Rüzgar saçlarını savurduğunda, kazağının yakası açılmıştı. O leke… O lekeyi nerede görsem tanırdım. Çünkü o gün, seni kucağıma verdikleri o ilk ve tek günde, saatlerce o lekeyi öpmüştüm. Bana senin için bir mezar verdiler. İçinde sadece taş ve toprak olan küçücük bir mezar… Yıllarca o toprağa su döktüm, o toprağa ninniler söyledim. Videoyu gördükten sonra hastaneyi, eski kayıtları, o dönem çalışan doktorları deli gibi araştırmaya başladım. Adresi bulmam günlerimi aldı.” Gözlerindeki o dipsiz acı, yalan söylemediğinin en büyük kanıtıydı. Ancak zihnim hala çaresizce direniyordu. Benim bir annem vardı; dizim kanadığında benimle ağlayan, gece ateşlendiğimde sabaha kadar baş ucumda dua ederek bekleyen, üniversite mezuniyetimde gururdan hıçkırarak ağlayan annem, Leyla… Tam o anda, dış kapının kilidinde o tanıdık tıkırtı duyuldu. Annem—beni büyüten kadın—Leyla, her zamanki neşeli sesiyle “Defne! Ben geldim, sana o çok sevdiğin fırından çilekli tart aldım!” diyerek içeri girdi. Salona adım attığı an, yüzündeki o sıcacık, yorgun ama sevgi dolu gülümseme bıçak gibi kesildi. Elindeki karton kutu büyük bir gürültüyle parke zemine düştü….Melek yavaşça ayağa kalktı. İki kadın, biri evladı ve hayatı çalınmış gerçek bir anne, diğeri çalıntı bir hayatı koşulsuz sevgiyle büyütmüş olan kadın, göz göze geldiler. Leyla’nın yüzündeki kan saniyeler içinde çekildi, adeta ruhunu teslim etmiş gibi bembeyaz oldu. Elleri titremeye başladı. “Sen…” diye fısıldadı Leyla, sesi köşeye sıkışmış bir suçlunun son itirafı kadar zayıftı. “Nasıl?” “Yirmi beş yıl, Leyla,” dedi Melek, sesinde hem volkan gibi kaynayan bir öfke hem de tarifsiz bir keder vardı. “Beni tanıyorsun, değil mi? O klinikteki hemşire sendin. Yirmi beş yıl boyunca her gece boş bir beşiği salladım ben. Sen benim kızımı çalarken, ben toprağa sarıldım!” Leyla bana döndü, gözlerinden yaşlar sicim gibi inmeye başlamıştı. Bacakları onu daha fazla taşıyamadı ve olduğu yere, dizlerinin üzerine çöktü. “Defne… Lütfen, açıklayabilirim! Yalvarırım dinle beni,” diye hıçkırdı Leyla, ellerini bana doğru uzatarak. “Babana seni bir yetimhaneden aldığımızı, ailenin seni istemediğini söylemişlerdi. Yemin ederim gerçeği, senin aslında çalındığını çok sonra, sen beş yaşındayken babanın çekmecesindeki o gizli evrakları bulduğumda öğrendim! Kliniğin o karanlık işlerini o zaman anladım. Ama seni bırakamadım… Sen benim her şeyimdin, nefesimdin. Seni o kadar çok sevdim ki, bu gerçeği sana söylemeye cesaret edemedim. Kaybetmekten korktum.” Odanın ortasında, hayatımın iki yarısının birbirine kanlı bir şekilde çarpışmasını izliyordum. Bir yanda benden çalınan genlerim, aslım, kanım ve gözyaşlarıyla kavrulmuş, hayatı elinden alınmış bir kadın duruyordu. Diğer yanda ise bana sonsuz emek veren, karakterimi inşa eden, beni ben yapan ama beni koskoca bir yalanın, bir suçun içinde yaşatan kadın ağlıyordu. İkisinin de gözleri bana çevrilmişti; ikisi de vereceğim tek bir tepkiye, dudaklarımdan dökülecek tek bir kelimeye muhtaçtı. Kolumdaki o doğum lekesi sanki cayır cayır yanıyordu. Gözlerimi kapattım ve derin, titrek bir nefes aldım. Hayatın ne kadar acımasız ve aynı zamanda ne kadar çözümsüz bir denklem olduğunu o saniyelerde tüm hücrelerimde hissettim. Biyoloji sevgiyi tek başına yaratmıyordu, evet; ama sevgi de çalınmış bir hayatın, mahvedilmiş bir kaderin bedelini asla ödeyemiyordu. Gözlerimi açtığımda, sesim beklediğimden çok daha sakin, yorgun ama kararlı çıktıKalk anne,” dedim Leyla’ya bakarak, kelimenin ağzımdan çıkarken yarattığı acıyı yutkunarak. Sonra Melek’e döndüm, gözlerine ilk kez gerçekten “kızının” gözleriyle bakarak. “Lütfen, siz de oturun.” İkisi de şaşkınlık ve korkuyla bana bakarken kapıya doğru yürüdüm. Portmantodan montumu aldım. “Nereye gidiyorsun?” diye sordu Leyla, büyük bir paniğe kapılarak. “Dışarıya,” dedim sakince. “Bütün hayatımın bir yalan olduğu gerçeğiyle ve hiç tanımadığım bir acının ağırlığıyla aynı odada şu an nefes alamıyorum.” Kapının kolunu tuttum ve dönüp onlara son kez baktım. “İkinizin de bana, en çok da birbirinize borçlu olduğu koca bir yirmi beş yıl var. Ben geri dönene kadar, ikiniz de o koltukta oturup birbirinize bütün doğruları eksiksiz anlatacaksınız. Kimin ne suç işlediğini, kimin ne acı çektiğini konuşacaksınız. Döndüğümde, darmadağın olmuş bu hayata kiminle ve nasıl devam edeceğime sadece ben karar vereceğim.” Kapıyı arkamdan çekerken, içimde koskoca bir enkaz vardı ama adımlarım sokağa ilk defa bu kadar sağlam basıyordu. Geçmişim başkalarının yazdığı karanlık bir yalanın üzerine inşa edilmiş olabilirdi; ancak geleceğimi sadece ben, kendi ellerimle ve sadece gerçeklerle yazacaktım.