polis arabaları

Adam umursamaz bir tavırla, “Bugün genç bir kadın gelip bana sattı. Sadece birkaç bin lira. Alacaksan al,” dedi.
Bilekliği dikkatlice elime aldım. Arkasına kazınmış o tanıdık yazıyı gördüm: “CEMRE’YE, ANNE VE BABASINDAN.”
Bu kesinlikle kayıp kızımın bilekliğiydi. HİÇ ŞÜPHE YOKTU!
“O kadın neye benziyordu?” diye sordum panik içinde.
“Uzun boylu, zayıf, kıvırcık ve gür saçlıydı. Ee, alıyor musun almıyor musun?”
Duyduğum tarif karşısında donakaldım; çünkü TIPKI KIZIMA BENZİYORDU. Bilekliği hemen satın aldım. On koca yıl sonra ilk kez, kızımın yakın zamanda dokunduğu bir şeyi ellerimde tutuyordum.
Fakat eve dönüp bilekliği kocama gösterdiğimde öfkeden deliye döndü. “YETER ARTIK! Cemre’nin gittiğini kabullen! Herhangi biri o bilekliği çalıp satmış olabilir! Bunu takıntı haline getirmeyi bırak!” diye bağırdı.
O gece bilekliği göğsüme bastırarak, gözyaşları içinde uyuyakaldım.
Ertesi sabah kapımın şiddetle yumruklanmasıyla uyandım. Kapıyı açtığımda bahçemde polis arabaları ve bir sürü polis memuru duruyordu.
İçlerinden biri, “Zehra Hanım?” diye sordu. “Evet.” “Cemre’nin kaybolduğu gecenin hemen öncesinde ne yaptığını bulduk. Her şey dün satın aldığınız o BİLEKLİKLE ilgili…”
Polisin ağzından dökülen bir sonraki cümle, dizlerimin bağını çözüp beni olduğum yere yığacaktı.
“Kızınız Cemre on yıl önce kaybolmadı Zehra Hanım,” dedi polis memuru. Sesindeki ciddiyet yüzüme bir tokat gibi çarptı. “Kızınız kaçmak zorundaydı.”
Nefes alamadığımı hissettim. Gözlerim fal taşı gibi açılmış, bir elimle kapı pervazına sıkıca tutunurken diğer elimle göğsüme bastırdığım bilekliği sıkıyordum. “Nasıl yani kaçmak zorundaydı? Kimden? Neden bahsediyorsunuz?” diye fısıldayabildim titreyen dudaklarımla.
Polis memuru derin bir nefes aldı, gözleri evin içine, karanlık koridora doğru kaydı. “Kocanız Orhan Bey içeride mi?” diye sordu fısıltıyla.
Başımı salladım. “Evet, yatak odasında, uyuyor. Lütfen bana neler olduğunu anlatın!”
“Zehra Hanım, dün pazarda o bilekliği satan kadın gerçekten de kızınız Cemre’ydi,” dedi memur, beni omuzlarımdan tutup sakinleştirmeye çalışarak. “Kızınız son birkaç aydır birimimizle gizlice iletişim halindeydi. Sizin her pazar o bit pazarına gittiğinizi, o tezgahlarda eski eşyalar aradığınızı çok iyi biliyordu. Sizinle doğrudan iletişime geçemezdi çünkü kocanızın onu ve sizi öldürmesinden korkuyordu.”
“Orhan mı? Kocam mı?” Beynim uyuşmuştu. Dünyanın en sakin, en sıradan adamı olan kocamın bir cinayetle, bir ölüm tehdidiyle ne ilgisi olabilirdi?
“Kocanız Orhan Bey’in size her zaman anlattığı gibi basit bir kuyumcu ustası olmadığını maalesef kısa süre önce öğrendik. On yıl önce, Cemre’nin kaybolduğu o gecenin hemen öncesinde, kızınız babasının atölyesine sürpriz yapmak için gitmişti. Orada, Orhan Bey’in yeraltı dünyasına ait milyonlarca dolarlık çalıntı elmasları parçalayıp erittiğini ve o gece işlediği kanlı bir cinayeti kendi gözleriyle gördü.”
Duyduklarım gerçek olamazdı. Midemden boğazıma doğru yükselen o acı suyu yutkunarak bastırmaya çalıştım.
“Kocanız onu fark ettiğinde,” diye devam etti polis, “Cemre’yi, eğer polise giderse sizi öldürmekle tehdit etmiş. Cemre’nin o gece kaçmaktan, izini kaybettirmekten başka çaresi kalmamış. Ama kaçarken, babasının o çalıntı taşlardan birini, hani şu an elinizde tuttuğunuz bilekliğin üzerindeki o büyük taşı, hatıra olsun diye taktığı o bilekliğin içine yerleştirdiğini de biliyormuş.”
Polis memuru elini uzattı. “O büyük taş, Zehra Hanım… O sadece bir süs değil. On yıl önce işlenen o cinayetin ve çalınan o büyük mücevher soygununun tek fiziksel kanıtı. Özel bir kesimi ve sadece mikroskopla görülebilen bir seri numarası var. Kocanız on yıl boyunca o bilekliği aradı. Dün gece siz uyurken, bilekliği aldığınızı gördüğü için sizi öldürüp bilekliği alıp kaçmayı planlıyordu. Ancak biz, Cemre’nin ihbarı ve planı sayesinde dün geceden beri evinizi sivil ekiplerle izliyorduk.”
Tam o anda, evin içinden korkunç bir çatırtı koptu. Arka bahçeye açılan cam kapının büyük bir gürültüyle kırıldığını duydum Kaçıyor! Arka tarafa yöneldi!” diye bağırdı polis memuru omzundaki telsize. Kapıdaki sivil polisler beni hızla kenara çekip silahlarını çıkararak evin içine daldılar. Dışarıdaki resmi üniformalı memurlar da koşarak arka bahçeye doğru yöneldi.
Ben olduğum yerde, kapı eşiğinde dizlerimin üzerine çökmüştüm. On yıl… Koca bir on yıl boyunca, her gece koynuna girdiğim, teselli bulduğum, kızım için birlikte gözyaşı döktüğüm adam meğer onu benden koparan canavarın ta kendisiymiş. Kulaklarımda boğuk bağırışlar, telsiz sesleri ve kırılan eşyaların gürültüsü yankılanıyordu. Birkaç dakika sonra, Orhan’ı elleri arkadan kelepçeli bir halde, iki iri yarı polisin arasında sürüklenerek evden çıkarırlarken gördüm. Yüzünde ne bir pişmanlık ne de bir şaşkınlık vardı. Bana bakarken gözlerinde sadece saf bir nefret okunuyordu.
Onu polis arabasına bindirdiklerinde, sivil memur yanıma yaklaştı.
“Bitti Zehra Hanım,” dedi yumuşak bir sesle. “Kabus bitti. Kızınız güvende.”
Başımı kaldırıp yaşlı gözlerle ona baktım. “Onu… Onu görebilecek miyim?”
Polis gülümsedi ve arkasına dönüp sokağın köşesinde bekleyen siyah, camları filmli bir aracı işaret etti. Aracın kapısı yavaşça açıldı.
İçinden çıkan o genç kadını gördüğüm an nefesim kesildi. Uzun boylu, zayıf, gür kıvırcık saçlarıyla… On yıl önceki o küçük kız çocuğu değildi artık; olgunlaşmış, yüzüne acıların ve saklanmanın verdiği bir yorgunluk çökmüştü ama o ela gözler, o tanıdık bakış hiç değişmemişti.
“Anne…” dedi titreyen bir sesle.
Elimdeki bilekliği yere düşürdüm ve ayağa fırladım. Dizlerimdeki o güçsüzlük birden kaybolmuştu. Çıplak ayaklarımla asfaltta koşarak ona doğru atıldım. Sokağın ortasında, onlarca polisin ve meraklı komşuların şaşkın bakışları altında birbirimize sımsıkı sarıldık. Kızımın kokusunu içime çekerken, yıllardır içimde biriken o zehirli acı sel olup gözlerimden akıyordu. Artık hiçbir yalan, hiçbir tehdit bizi ayıramazdı. On yıllık o karanlık ve korkunç kabus, kızıma yeniden kavuştuğum o pazar sabahında tamamen sona ermişti.