Sesi sarsılmış geliyordu

Görüntülerde Mert’in yüzündeki ifadeyi gördüğümde boğazım düğümlendi. Acı çekiyordu, bacakları titriyordu ama gözlerinde öyle bir kararlılık vardı ki, sanki o an dünyanın tüm yükünü taşısa yine de şikayet etmeyecekti. Yaklaşık kırk dakikalık o tırmanış boyunca Kerem’e sürekli bir şeyler fısıldıyor, onu cesaretlendiriyordu. Zirveye ulaştıklarında, Mert arkadaşını nazikçe bir kayanın üzerine oturttu. İkisi de sessizce aşağıdaki vadiyi ve batan güneşi izlediler. Videoyu çeken kişi, grubun biraz gerisinde kalan bir veliydi ve bu anı bozmamak için sessiz kalmıştı. Yaşlı adam söze başladı: ‘Oğlunuz sadece bir arkadaşını taşımadı Aras Bey. O, bu bencil dünyada insanlığın hala ölmediğini, fedakarlığın ne demek olduğunu bize hatırlattı.’
Yaşlı adamın adı Robert’tı ve Avrupa merkezli büyük bir hayır kurumunun başkanıydı. ‘Biz yıllardır kahramanlık ödülleri veriyoruz ama genellikle bu ödüller büyük olaylar sonucunda verilir. Mert’in bu saf ve karşılıksız eylemi bizi derinden etkiledi. Kerem’in ailesiyle de görüştük. Kerem’in tüm tedavi masraflarını ve Mert’in üniversite hayatına kadar olan tüm eğitim masraflarını üstlenmek istiyoruz’ dediğinde kulaklarıma inanamadım. Gözlerimden yaşlar süzülürken sadece ‘O sadece arkadaşını seviyor’ diyebildim. Bu, Mert için bir proje ya da kahramanlık gösterisi değildi; bu onun karakteriydi. Mert’in kalbindeki o sessiz dev, bir anda tüm dünyanın hayran kalacağı bir ışığa dönüşmüştü.
O akşam eve gittiğimde Mert’i çalışma masasında ödev yaparken buldum. Yanına oturdum ve videoyu izlediğimi söyledim. Biraz utandı, başını öne eğdi. ‘Baba, Kerem o manzarayı görmeyi her şeyden çok istiyordu. Sırf yürüyor olmam ona bu haksızlığı yapmamı gerektirmezdi. O benim kardeşim’ dedi. Sesi o kadar tok ve emindi ki, karşımda on üç yaşında bir çocuk değil, koca yürekli bir adam duruyordu. Onu göğsüme bastırdığımda, aslında en büyük zenginliğin bankadaki paralar değil, böyle bir evlada sahip olmak olduğunu bir kez daha anladım. Mert’in o günkü fedakarlığı, sadece Kerem’in dünyasını değil, bizim de tüm geleceğimizi değiştirmişti.
Ertesi gün okulda tören düzenlendi. Ama Mert ödül kürsüsüne çıkarken yine Kerem’in sandalyesini itiyordu. Alkışlar koptuğunda, Mert sadece gülümsedi ve Kerem’in elini sıktı. O yabancı adamlar, töreni en arkadan izlerken gözyaşlarını siliyorlardı. Sosyal medyada hızla yayılan o video, milyonlarca insana ulaştı. Binlerce mesaj, yüzlerce destek teklifi yağdı. Ama Mert için değişen tek şey, artık Kerem ile daha sık dışarı çıkabilecekleri özel donanımlı bir aracın kapılarının önünde durmasıydı. O lüks araçlar, o büyük vaatler Mert’in umurunda bile değildi. O sadece arkadaşının yüzündeki gülümsemeyi görmenin huzuruyla uyuyordu artık. Haftalar sonra müdür Sevgi Hanım beni tekrar aradı. Bu sefer sesi çok daha neşeliydi. ‘Aras Bey, okula gelip bahçeye bir bakar mısınız?’ dedi. Gittiğimde gördüğüm manzara muazzamdı. Vakfın desteğiyle okulun tüm girişi ve bahçesi engelli erişimine uygun hale getirilmiş, her yere rampalar ve asansörler yapılmıştı. Mert’in o günkü bir adımı, koca bir okulun ve belki de bir şehrin zihniyetini değiştirmişti. Artık Kerem okulun her köşesine özgürce gidebiliyordu. Mert ise her zaman olduğu gibi onun yanındaydı, bazen sandalyesini itiyor, bazen de sadece yanında yürüyordu.
Bir akşam balkonda otururken Mert yanıma geldi. ‘Baba, biliyor musun?’ dedi. ‘O gün o tepede Kerem bana ne dedi?’ Merakla yüzüne baktım. ‘Beni sırtında taşırken kalbinin atışını duydum. Sanki benim yerime de atıyordu dedi.’ Bu cümle, hayatım boyunca duyduğum en anlamlı sözdü. Mert, arkadaşının sadece bacakları değil, o an için kalbi de olmuştu. Bir babanın evladıyla gurur duymasının ne demek olduğunu o gün iliklerime kadar hissettim. İnsanlık, büyük binalarda ya da gösterişli törenlerde değil, bir çocuğun sırtındaki o ağır ama kutsal yükte gizliydi.
Yıllar geçse de o kamp gezisi hiç unutulmadı. Mert ve Kerem şimdi üniversitedeler. Hala ayrılmaz bir ikililer. Mert, fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı olmaya karar verdi; Kerem ise başarılı bir yazılımcı oldu. O gün o tepede başlayan o sessiz devrim, bugün ikisinin de hayat amacını belirlemiş durumda. Başarı, sadece kazanmak değil; bir başkasının kazanması için ona omuz verebilmektir. Ve ben, her gece yatmadan önce Tanrı’ya şükrediyorum; bana böyle bir evlat verdiği için ve bana insanlığın gerçek anlamını bir kez daha hatırlattığı için. Mert’in sırtındaki o yük, aslında hepimizin taşıması gereken bir vicdan borcuydu.
Sonuç olarak, hayatın bize ne getireceğini asla bilemeyiz. Bir müdürün telefonuyla başlayan o endişeli sabah, hayatımızın en büyük onuruna dönüşebilir. Önemli olan, zor anlarda kimin elini tuttuğunuz veya kimi sırtınızda taşıdığınızdır. Mert bana sessizce şunu öğretti: Eğer birine ışık tutarsanız, kendi yolunuz da aydınlanır. Şimdi ne zaman bir engel görsem, Mert’in o yamacı tırmanırkenki kararlı yüzü gelir aklıma. Ve biliyorum ki, bu dünyada hala umut var; çünkü hala bir başkasının acısını kendi acısı gibi hisseden Mertler var.