Düğün hazırlıkları


Sokakta her gün karşılaştığım dilenci adamı düğünüme davet ettiğim gün, aslında hayatımın en büyük sırrıyla karşılaşacağımı bilmiyordum. Onu ilk kez yaklaşık iki yıl önce, işe giderken aynı köşede görmüştüm. Üzerinde eskimiş bir palto, başında solmuş bir şapka olurdu. Çoğu kişi onun yanından hızla geçerdi ama ben her sabah ona selam verirdim. Bazen bir çorba, bazen bir simit bırakırdım. O da her seferinde aynı sakin gülümsemeyle “Allah gönlüne göre versin evlat” derdi.
Adının Hasan olduğunu söylemişti. Fazla konuşmazdı ama gözlerinde tuhaf bir sıcaklık vardı. Sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi bakardı. Ben de ona alışmıştım. Günümün küçük ama anlamlı bir parçası olmuştu.
Düğün hazırlıkları başladığında her şey telaşlıydı. Salon, davetiyeler, listeler… Bir akşam eve dönerken yine Hasan amcayı gördüm. O soğuk kaldırımda oturuyordu. Bir an durup düşündüm. Hayatımın en mutlu gününde, bana her sabah iyi dilekler eden bu adam neden orada olmasındı?
Cebimden bir davetiye çıkardım ve ona uzattım.
“Hasan amca… haftaya düğünüm var. Gelir misin?” dedim.
Önce şaka yaptığımı sandı. Davetiyeye uzun uzun baktı. Elleri titriyordu.
“Ben mi?” diye fısıldadı.
“Evet. Gelmeni isterim.”
Gözleri doldu ama bir şey söylemedi. Sadece başını eğip davetiyeyi cebine koydu.
Düğün günü geldiğinde salon ışıl ışıldı. Herkes gülüyor, müzik çalıyor, insanlar dans ediyordu. Tam nikâh kıyıldıktan sonra kapıdan içeri biri girdi. Üzerinde temiz ama eski bir takım elbise vardı. Saçları taranmıştı ama yüzündeki yılların yorgunluğu hâlâ duruyordu.
Hasan amcaydı.
Bazı misafirler şaşkınlıkla baktı. Ama ben onu görünce gülümsedim. Hemen yanına gidip sarıldım.
“Geldiğine çok sevindim.”
Salondaki birkaç kişi fısıldaşmaya başladı ama umursamadım. Onu masalardan birine oturttum. Bir süre sonra müzik yavaşladı ve mikrofon elime geçti.
“Bugün burada herkes benim için çok değerli,” dedim. “Ama aramızda biri var ki her sabah bana dua eden, hiç tanımadığım halde iyi dilekler veren biri.”
Salon merakla sessizleşti.
“Hasan amca… bir şey söylemek ister misin?” dedim.
O an herkesin bakışları ona döndü. Hasan amca önce başını eğdi. Sonra yavaşça ayağa kalktı. Mikrofonu eline aldı ama sesi titriyordu.
“Ben… konuşmayı pek beceremem,” dedi.
Bir an durdu. Salonda derin bir sessizlik vardı.
“Bu genci ilk gördüğümde… kalbim sıkıştı,” diye devam etti. “Çünkü bana çok tanıdık geldi.”
Herkes dikkat kesilmişti.
“Yıllar önce bir ailem vardı. Bir kardeşim… ve onun küçük bir oğlu.” Sesi daha da titredi. “Ama bir yangın çıktı. Ev yandı. Herkes öldü sandım. Kendimi suçladım. O günden sonra hiçbir yere ait hissetmedim.”
Ben donakalmıştım.
Hasan amca ceketinin iç cebinden eski, yanmış kenarları olan küçük bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafta genç bir adam, yanında küçük bir çocuk vardı.
O çocuk bendim.
Kalbim sanki yerinden çıkacak gibiydi.
“Bu fotoğraf… yıllardır yanımda,” dedi. “Kardeşimin oğlu… adı Kerem’di.”
Salon bir anda fısıltılarla doldu.
Ben mikrofona doğru yaklaştım. Sesim zor çıkıyordu.
“Benim adım Kerem…”
Hasan amca başını kaldırdı. Gözleri büyüdü devamı icin sonrki syfaya gecinz…