kayınvalidem vefat edince


“Raporların imzalanmasına iki gün kaldı,” diyordu o fırtınalı güne ait sayfada. “Kemal yarın sabah ambulansla gelip onu zorla götüreceklerini söyledi. Zaman tükeniyor. Elif’i bugün o evden temelli göndermem lazım. Ne pahasına olursa olsun. Gerekirse benden ömrü billah nefret etsin ama o evden gitsin.”
Zihnim beni hızla o kara geceye götürdü. Sinan şehir dışındaydı. Meliha Hanım bir anda, hiçbir sebep yokken odama dalmış, Can’ı emzirirken bana en ağır hakaretleri etmeye başlamıştı. Üzerime yürümüş, çeyizimden kalan en sevdiğim vazoyu duvara fırlatıp paramparça etmişti. “Sen bu eve yakışmıyorsun! Defol git, bir daha ne yüzünü göreyim ne adını duyayım!” diye çığlık çığlığa bağırmıştı. O an hissettiğim korku ve aşağılanma duygusunu hiç unutmamıştım. Bebeğimi kucağıma aldığım gibi, pijamalarımla, sırılsıklam yağmurun altında ağlayarak annemin evine kaçmıştım. O günden sonra boşanma davası açmış, izimi kaybettirmiş, kendime ve oğluma yepyeni bir hayat kurmuştum.
Bunca yıl, Meliha Hanım’ın yuvamı yıkan acımasız bir şeytan olduğuna inanmıştım. Oysa o gece gözlerinde gördüğüm şeyin nefret değil, çaresiz bir panik olduğunu şimdi anlıyordum. O vazoyu duvara fırlatırken ellerinin nasıl titrediğini, arkamdan o koca çelik kapıyı kilitlerken aslında dışarıdaki tehlikeye karşı bana bir kalkan olduğunu defteri okuyunca fark etmiştim. Kendi saygınlığını, oğlunun sevgisini ve torununu görebilme umudunu hiç düşünmeden feda etmişti. Kemal Bey ise ben o gece evi temelli terk edip ortadan kaybolduğum için prosedürü işletememiş, planı ellerinde patlamıştı.
Defteri göğsüme bastırarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Gözyaşlarım, yılların birikmiş öfkesini yıkayıp götürürken yerine tarifsiz bir minnet bırakıyordu. Ayağa kalktım. Adımlarım artık daha sağlam, ne yapmam gerektiğini bilir bir haldeydi. Odanın köşesindeki eski ahşap sandığa doğru yürüdüm; Meliha Hanım’ın hep kilitli tuttuğu, ceviz ağacından yapılma o sandığa. İçinde özenle sakladığı, torunu için kendi elleriyle ördüğü ama asla veremediği o mavi patikleri ve küçük hırkayı çıkardım.
Hemen evden çıktım. Doğrudan mezarlığa sürdüm. Yeni kazılmış, toprağı hala nemli olan mezarın başına geldiğimde dizlerimin üzerine çöktüm. Toprağı nazikçe okşadım. Çantamdan o küçük defteri ve mavi patikleri çıkarıp, mezarın başucundaki taze toprağın üzerine usulca bıraktım.
“Affettim anne…” diye fısıldadım çatallı, titreyen bir sesle. “Bana yaşattığın her şey için… En çok da, kendi canını yakmak pahasına benim canımı kurtardığın için teşekkür ederim. Artık huzurla uyu. Can bana emanet.”
Rüzgar, taze mezar topraklarındaki karanfillerin kokusunu yüzüme çarparken, yıllardır içimde taşıdığım o ağır, zehirli yükün kuş gibi hafiflediğini hissettim. O, bana hayatımın en sert acısını yaşatmıştı ama karşılığında hayatımı geri hediye etmişti.