şakayla başlamıştı
Kocamın nasıl göründüğünü hayal ederek yirmi yıl geçirdim. Onun yüzünü gerçekten gördüğüm gün ise birlikte kurduğumuz hayatın aslında büyük bir yalan üzerine kurulduğunu anladım. Görme yetimi sekiz yaşındayken kaybettim. Her şey kontrolden çıkan aptalca bir oyun parkı şakasıyla başlamıştı. Eski mahallemizdeki parkta salıncakta sallanıyordum. Bacaklarımı olabildiğince yukarı doğru itiyordum çünkü uçuyormuş gibi hissetmeyi seviyordum. Komşumuzun oğlu Emre’nin söylediği bir şeye güldüğümü hatırlıyorum. Aynı sokakta büyümüştük. “Buna daha yükseğe çıkamazsın!” diye takıldı. “İzle de gör!” diye karşılık verdim. Sonra arkamdan gelen sert bir itiş hissettim. Tutunduğum zincirleri kaybettim. Küçük ellerim kaydı ve ileri doğru değil, geriye doğru savruldum. Başımın, kenardaki sivri bir kayaya çarptığı anda korkunç bir çatlama sesi duydum. Ambulans yolculuğunu hatırlamıyorum. Ama hastane yatağında gözlerimi açtığımda annemin ağladığını hatırlıyorum. Doktorların fısıldayarak söylediği kelimeleri hatırlıyorum: “Optik sinir hasarı…” “Şiddetli travma…” Bir ameliyat oldu. Sonra bir tane daha. Ama ne yazık ki doktorlar görme yetimi kurtaramadı. Karanlık her şeyi yuttu. Başta bunun geçici olduğunu sanıyordum. Yüzümün önünde ellerimi sallıyor, onları görmeyi bekliyordum. Ama hiç görmedim. Haftalar ayları kovaladı ve sonunda hasarın kalıcı olduğunu kabullendim. Karanlıktan nefret ediyordum. İnsanlara bağımlı olmaktan nefret ediyordum. Koridorda sınıf arkadaşlarım yanımdan koşarak geçerken ben dolapları parmak uçlarımla takip ediyordum. Ama pes etmeyi reddettim. Braille öğrendim. Odaları adım sayarak ezberledim. İnsanların nefes alışındaki en küçük değişimi bile duyabilmek için kulaklarımı eğittim. Liseyi dereceyle bitirdim ve üniversiteye girdim. Kendime körlüğün beni durduramayacağını söyledim. Ama dünyada en çok istediğim şey yeniden görebilmekti. Her yıl kontrol için bir uzmana gidiyordum. Çoğu rutin muayeneydi ama içimde hâlâ umut vardı. 24 yaşındayken, o ziyaretlerden birinde hayatımı değiştiren biriyle tanıştım. Kendini Murat olarak tanıttı. Kliniğe yeni katılmış bir göz cerrahıydı. Sesi çocukluğumdan gelen zayıf bir yankı gibi kulağıma çarptı. “Biz daha önce tanışıyor muyuz?” diye sordum ilk konuşmamızda. Başımı ona doğru çevirmiştim. Kısa bir sessizlik oldu. “Hayır,” dedi gülümser gibi bir sesle. “Sanmıyorum.” Kendimi aptal gibi hissettim ama yine de içinde bir tuhaflık vardı. Yine de çok nazikti. Durumumu sabırla ve açık bir şekilde anlattı. Yeni deneysel tedavilerden bahsederken şöhret peşinde koşan biri gibi değil, kararlı biri gibi konuşuyordu. Bir yıl içinde önce doktorum oldu. Sonra arkadaşım. Randevulardan sonra beni otoparka kadar yürütür, gökyüzünü anlatırdı. “Bugün gökyüzü çok berrak, keskin bir mavi,” dedi bir gün. “Harika olmalı,” diye gülmüştüm. Sonra bir gün beni yemeğe davet etti. “Bunun sınırı aştığını biliyorum,” dedi muayeneden sonra ofisinde. “Ama sormazsam hayatım boyunca pişman olurum. Benimle yemeğe çıkar mısın?”..
devamı sonraki sayfada…
